Arzu ve İhtiyaç Üzerine

"Ne istiyorsun?" diye sorulduğunda, cevabı bildiğimizi sanıyoruz. Bir şey söylüyoruz. Söylediğimiz şeyin gerçekten istediğimiz şey olup olmadığını ise asla tam olarak bilemiyoruz. Lacan, bunu bir dikkat eksikliği ya da farkındalık meselesi olarak görmüyor. Aksine, istediğimizi sandığımız şey ile gerçekte arzuladığımız şey arasındaki bu uçurumun yapısal olduğunu söylüyor. Yani bu uçurum, içinde yaşadığımız bir gerçeklik.

İhtiyaç, en saf haliyle biyolojik bir gerçektir. Açlık, uyku, dokunuş. Beden ne istediğini biliyor. Bir nesne var, o nesne eksikliği kapatabiliyor, ihtiyaç doyuruluyor. Ama insan yavrusu dünyaya geldiği an bu saf döngü sona eriyor. İlk çığlık bir ötekine ulaşıyor, öteki bu çığlığa bir anlam yüklüyor. Acaba neden ağlıyor karnı mı aç, altının mı değişmesi lazım yoksa yorgun mu? İhtiyaç artık ham haliyle kalmıyor ve ötekinin dilinden, arzusundan ve varsayımlarından geçiyor. Bu geçişte bir şey kayıyor, kayboluyor.

Talep ise ihtiyacın dile dönüşmüş halidir. Ancak talep, hiçbir zaman yalnızca o somut nesneyi istemez. Her talep, aynı zamanda bir sevgi talebidir. Örneğin bebek sütü istediğinde yalnızca sütü istemiyor, sütü getireni de istiyor. Ötekinin varlığını, bakışını, sesi soluğunu. Nesne ikinci planda kalıyor çünkü asıl olan sevildiğinin teyit edilmesi, ötekinin baktığı yerde var olmak. Bu yapıyı yetişkinlikte de tanıyoruz. Birinden bir şey istendiğinde, yalnızca o şey istenmiyor ve istenen alındığında da çoğu zaman tatmin olunmuyor. Çünkü asıl talep söylenenin gerisinde bir yerde, dile getirilemiyor.

Lacan'ın bir sözü bunu yerli yerine koyuyor: "Arzu, talebin ihtiyaçtan yırtıldığı sınırda ortaya çıkar."

Öteki, çığlığa cevap veriyor. Ama verdiği şey hiçbir zaman tam olarak istenen şey olmuyor. Biraz erken, biraz geç, biraz fazla, biraz eksik. Bu aksama, bu yanlış anlaşılma aslında arzunun doğduğu yer tam da burası. Çünkü öteki her seferinde tam olarak istenileni verseydi, arzu oluşmazdı. Tatmin olmak arzuyu kapatır. Eksiklik, tatminsizlik ise arzuyu harekete geçirir, eksiklik arzuyu doğurur. Arzu, o eksiğin adıdır. Doyurulması gereken bir boşluk değil de aslında kapanmaması gereken, kapandığında özneyi hareketsiz bırakacak bir açıklık olarak. Arzu, eksikliğin kendisi de değil, eksiklikten beslenen, doyurulmaktan kaçan bir yerde. Bu yüzden "arzuyu gerçekleştirmek" cümlesi yapısal olarak tutarsız. Arzu, gerçekleşmesini engelleyen o sınır sayesinde arzu olarak kalıyor.

Peki ya istediğimizi düşündüğümüzü elde edersek ne olur? Örneğin uzun süredir istenen iş, içinde olmak istediğimiz ilişki, gitmek istediğimiz o yere ulaşırsak ne olur? “Tamam ulaştım ama şimdi başka bir şey yapmalıyım”, "Bu değildi” ya da "Buydu ama yetmedi. Bu aslında tam olarak da arzunun yapısının kaçınılmaz bir sonucu. İstediğimizi aldığımızı düşündüğümüzde arzu kayıyor, çünkü arzu hiçbir zaman o somut nesneye yönelmiyordu. O nesneye yönelmiş gibi görünüyordu. Asıl yöneldiği o nesnenin arkasındaki gösterilemez olandı. Lacan buna das Dingdiyor. Adlandırılamaz, temsil edilemez, ulaşılamaz olan köken. Tüm arzu onun etrafında dönüyor ama oraya asla varamıyoruz.

Terapi süreci de bir talep ile başlıyor. Kaygının geçmesi, ilişkinin düzelmesini, o hissin gitmesi gibi talepler ihtiyacın dile gelmiş hali. Bu talebe doğrudan cevap vermek mümkün olabilir mi? Çünkü talep söylendiği anda, hemen arkasında başka bir şey beliriyor ve zamanla talep dönüşüyor. "Kaygım geçsin" sorusunun yerini "bu kaygı benden ne istiyor" sorusuna bırakıyor. "Şu ilişki düzelsin" sorusu yerini "ben bu ilişkide ne arıyorum" sorusuna bırakıyor. Bu kayma aslında ihtiyaçtan arzuya açılan bir kapı gibi. Lacan'ın en önemli sorularından birisi "Arzuna uygun hareket ettin mi?" İstediğini elde ettin mi? sorusu gibi değil aslında. Sahip olduklarından memnun musun da değil. Hayatının akışında, kararlarında, vazgeçişlerinde arzundan geri adım attın mı? Psikanaliz ise kişiye arzusunu dikte etmiyor. Arzusunun sorumluluğunu almasını mümkün kılmaya çalışıyor ve bu ayrım her şeyi değiştiriyor.

İhtiyaç bedeni ayakta tutar. Talep ötekiyle bizi bağlar. Arzu, bizi biz yapan şeydir. Arzu olmasaydı kişi yalnızca ihtiyaçları karşılanan ve talepleri duyulan biri olurdu. Ama içerideki boşluk, arzunun ortaya çıktığı yer olmazdı. Belki adını koyamıyoruz ama hep bir yerlerde hissettiğimiz bir boiluk bu. Psikanaliz bu boşluğu kapatmayı vaat etmiyor. Onunla yaşamayı, onun sesini duymayı ve zaman zaman o sesi takip etmeyi mümkün kılmayı hedefliyor.

Sonraki
Sonraki

Yaşamın Dört Boyutunda Bütünlük Arayışı